Kant'ın Vicdan Kavramı

edited February 25 in Genel

Kant’ın vicdan kavramı son yıllarda ikincil literatürde sıklıkla tartışılmaya başlandı. Tartışmalar

genellikle iki eksen üzerinden ilerliyor; birincisi vicdanın akılsal veya afektif bir özelliğimiz olup

olmadığı, diğeri ise Kant’ın “vicdan yanılmaz” demekle neyi kastettiği. Bu iki iddiayı anlamak için

öncelikle vicdan kavramının Kant etiğinde nasıl konumlandırıldığını ele almamız gerekiyor. Kant

etiği birçok yorumcu tarafından soyut ve formel olmakla suçlanagelmiştir. Oysa Kant, Ahlak

Metafiziğinin Temellendirmesi metninde kategorik emirin ve genel olarak ahlak metafiziğinin

uygulanması için bir ahlakî antropolojiye ihtiyaç duyduğumuzu söyler. Bu bağlamda Kant, ahlakî

ilkelerin gerekçelendirilmesi ve açıklanması ile ilgili meseleleri, onların hayata geçmesi ile ilgili

meselelerden ayrı tutar. Bunu yaparken Kant, olguyla normu ayırmaya çalışmaktadır, normatif

ilkeleri olgulardan çıkarsamak mümkün değildir, dolayısıyla ahlak ilkesi gerekçelendirilirken

herhangi bir deneyimsel olguya gönderme yapmamamız gerekir. Kant’ın “saf” sıfatını

Temellendirme metninde sıklıkla kullanmasının sebebi budur, deneyimsel olandan tamamen

bağımsız bir ahlak metafiziği kurmamız gerektiğini öne sürmektedir. Kant’ın 1780’li yıllarda etik

üzerine yazmış olduğu metinlerin çoğu Ahlak Metafiziği ile ilgiliyken (Temellendirme, İkinci Kritik),

1790’lı yıllarda yazdığı çoğu metni ise bir ahlak antropolojisi ile ilişkilendirmek mümkündür (Din,

Pedagoji, Erdem Doktrini, Teodize). Kant’ın vicdan kavramını bir ahlak antropolojisi bağlamında

ele alınmalıdır. Zira vicdanın, ahlak ilkelerinin gerekçelendirilmesinde oynadığı herhangi bir rol

yoktur. Ancak ahlakî durumların ve bu durumlardaki sorumluluklarımızın farkına varmamız,

vicdan ve benzeri “ahlakî duygular” sayesinde gerçekleşir. Kant’a göre bu duygular (saygı,

özsevgi, vicdan), insanın ahlakî olgulara dair hassasiyetinden kaynaklanır ve zevk, acı, korku gibi

duyguların aksine, geliştirilebilir ve yönlendirilebilirler. Vicdan özellikle belirli bir davranışın

sorumluluğunu almamız ve bu davranışı ahlakî açıdan kendi kendimize değerlendirmemizle

ilişkilidir.


Kant, vicdanı açıklarken bir mahkeme analojisi kullanır. Ahlaki bir seçim yapmak üzere akıl

yürütürken, zihnimizde adeta bir iddia ve savunma makamı bulunur. Bu iki “taraf” argümanlarını

öne sürer. Aklımız ise nihai bir karar verir ve bir irade ortaya koyar. Vicdan ise burada aklın

kararını bize bildiren bir merci gibi işlev görür. Bu, bizim samimiyetle doğru olduğuna inandığımız

karardır. Kant, vicdanın hata yapmayacağını öne sürerken şunu kastetmiştir: aklımız, ya da yargı

gücümüz verili bir olgu karşısında yanılabilir, yanlış karar verebilir, ancak bu olgu karşısında

samimi bir biçimde doğru olduğuna inandığımız şey hakkında yanılamayız. Bu açıdan vicdan, algı

gibi işlemektedir. Doğru olduğuna inandığım şey aslında yanlış olabilir, zira nesneye dair

bulunduğum yargılarda her zaman doğru olmayabilirim. ancak doğru olduğuna inandığım şeyin

ne olduğu konusunda hatalı olamam çünkü bu yargı ya da bu önerme yalnızca objeyi bu şekilde

değerlendirdiğimi söylemektedir.Örneği ahlakî düzleme taşıdığımızda şöyle diyebiliriz: bu ahlakî

olguyla ilgili verdiğim karar yanlış olabilir, ancak ben en doğru davranışın bu olduğunu

düşünüyorum. Samimiyetle doğru olduğuna inandığımız kararı bize vicdanımız bildirir. Bu

“bildirme” edimine vicdana has bir hissiyat eşlik eder; veya vicdanımız bu tür bir hissiyatın da

açığa çıkmasına ön ayak olur; Kant’a göre vicdana has olan bu hissiyat korku ile karışık bir tür

hayranlık (awe/huşu) olarak düşünülmelidir. Burada hayranlığımız ahlak yasasına yönelikken

korkumuz ise bu yasayı ihlal etme ihtimalimize dair bir korkudur. Ahlak ilkesini ihlal eden bir

davranışta bulunduğumuzda vicdanımız bizi cezalandırır (vicdan azabı tam olarak budur), ahlak

ilkesine uygun davrandığımızda ise “vicdanımız rahattır”.


Kant’ın vicdanı “yanılmayan” bir yeti olarak tanımlamasının arkasında ahlaki ve siyasi bir

kozmopolitanizmin yattığı söylenebilir. Vicdan, samimi olarak doğru olduğuna inandığımız yargılarımızla

ilişkili olduğundan, siyasi görüş, dini inanç, ahlakî değerler gibi karakterimizin temel unsurlarıyla da

ilişkilidir. 1790’lı yıllarda yazdığı metinlerde Kant, özellikle vicdanın dini inançla ilgili yönünü tartışmaya

açar. Din ve teodize (theodicy) üzerine olan metinlerinden ve üniversitede verdiği derslerin notlarından

anladığımız kadarıyla Kant, insanların dini inançları yüzünden yargılanmasına kesinlikle karşıydı. Bunun

sebeplerinden başlıcası, dine dair bilgilerin zorunlu olarak “tarihsel” olmalarından ve bu yüzden de yanlış

veya eksik olma ihtimalinin her zaman göz önünde bulundurulması gerektiği idi. Bir başka deyişle aslında

kimse dini hakikatin bilgisine yanılmaz bir biçimde sahip değildi ve bu sebepten ötürü kimse yasal

düzlemde bir başkasını dini inancı için yargılama yetkisine sahip olamazdı. Vicdanın yanılmazlığı da tam

bu noktada devreye giriyor; elimizde kesin bir bilginin olmadığı/olamayacağı durumlarda insanların

samimi olarak neye inanıp/inanmadıklarına karar verirken dayanabilecekleri mutlak bir otorite yoktur. O

yüzden herkes inancına kendisi karar vermek ve bu inancında samimi olmakla yükümlüdür. Vicdan

kavramı 1784 tarihli “Aydınlanma Nedir?” metninde bu şekilde tarif ediliyordu, bir rahibin benim yerime

vicdan sahibi olması, kendim için düşünmediğim ve başkasının inancını tekrar ettiğim anlamına geliyordu

(ve bu da aydınlanmanın zıddı, yani başkalarının benim yerime karar veriyor olması demekti). Vicdan

yanılamaz, zira bana samimi olarak inandığım şeyi bildirir. Bu yüzden dini açıdan hiç kimse samimi

olarak inandığı/inanmadığı şeylerden ötürü suçlu bulunamaz. Bu ve benzeri görüşler Kant’ın başını o

dönemin dini otoriteleriyle derde sokacak ve din konusunda bir daha yazı yazmayacağına dair söz

vermeye zorlanacaktı. Kant’ın cesur bir biçimde savunduğu bu düşüncenin belki de en önemli

yansımasını İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde buluyoruz: Herkesin düşünce, vicdan ve din

özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını, tek

başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla

açıklama serbestliğini de kapsar.

Comments

  • edited February 25

    Çok güzel açıklamışsın Umut, teşekkürler.

    Yukarıdaki "elimizde kesin bir bilginin olmadığı/olamayacağı durumlar" ifadesini düşünüyorum... Bugün karşılaştığımız birtakım etik meseleler (belki de çoğu) için üzerinde "henüz kesin bir bilginin" veya felsefi bir anlaşmanın olmadığı meseleler diyebiliriz. Mesela farazi bir kültürel veya dini uygulamayı ele alalım (bu farazi etkinlik yerine istediğimiz gerçek etkinliği koyabiliriz). Bu etkinlik, onu savunanlar tarafından ahlaken uygun bulunurken karşı çıkanlar tarafından baskıcı olarak yorumlanıyor olsun. Böyle bir durumda, Kantçı vicdan anlayışına göre konu üzerinde "kesin bir bilgi" veya felsefi bir anlaşma olmadığı için baskıcı bulanların itirazlarına rağmen uygulama hukuken sınırlandırılamaz.

    Bu yorum doğru mu?

  • Yorumun için teşekkürler. Aslında buradaki esas mesele Kant'ın din anlayışı, vicdan içsel bir şey olduğundan tam olarak hukuğun konusu olamıyor. Ama sosyal bir uygulama söz konusuysa orada başka bir mesele ortaya çıkıyor: bahsedilen etkinlik insanların özgürce davranmasını engelliyor mu engellemiyor mu. Baskı bir etkileşim meselesi, yani dışsal davranışlar ve haklarla ilişkili, vicdan ise içe dönük, o yüzden belli bir dini pratiğe dair değil, daha ziyade inançlarla ilişkili. O yüzden bu örnekte o pratiğin detaylarını bilmek gerekiyor. Vicdan açısından iki grubun söyledikleri de samimi olarak inandıkları şey olacak, dolayısıyla o düzeyde çözülebilecek bir mesele değil.

  • Eline sağlık Umut.

    Bir sorum var. Eğer bu böyleyse, ahlaki olarak çelişkili veya zorlayıcı durumlar haricinde Kant'a göre vicdan esas ve yeterli bir ahlaki yönerge işlevi görmektedir diyebilir miyiz? Başka bir deyişle 'vicdanın yol gösterdiği yerde akla danışmaya gerek yoktur' denebilir mi? Yoksa, ne olursa olsun, akıl süzgecinden geçmemiş bir ahlaki yargı mümkün değil midir?

  • Teşekkürler Özgür, Kant bu söylediğine katılmayacaktır, vicdanın ahlak antropolojisine dahil olmasının sebebi bu zaten. Yargı gücü ve ahlak ilkeleri rasyonel bütün varlıklar için geçerli. Vicdan, insan denilen ve kendine has bir fizyolojiye sahip bir varlığın bu llkelere dair hassasiyet geliştirmesiyle ilgili, başka bir varlıkta başka bir yeti de bu işi görebilirdi. ama ahlaki kararlarda akla her zaman danışıyoruz, zaten vicdan da bize aklımızın kararını bildiriyor. bir nevi noumenal-akılsal olanla phenomenal olan arasında bir bağ kurma işlevi olduğunu söyleyebiliriz sanırım Kant için. yönerge işlevi görmekten ziyade samimi bir biçimde doğru olduğuna inandığımız hususun ne olduğunu bize "hissettiriyor" diyebiliriz. ama elbette samimi olarak doğru olduğuna inandığımız şey, ahlaken yanlış olabilir.

  • Umut ellerine sağlık! Vicdanın aklın kararını bize dildirme işlevini anlamakta biraz zorlanıyorum. Bir kararın (veya haberin, bilginin) bir kişiye bildirildiğini söylediğimizde, o kişinin kararı kendisine bildirilmeden önce bilmediğini varsayıyoruz gibi geliyor bana. Dolayısıyla, bir karar bana "bildirilmişse", bundan o kararı benim değil, bir başkasının verdiğini çıkarabiliriz. Bu doğruysa eğer, vicdanın işlevlerinden birinin aklın kararını bana bildirmek olduğunu söylemek pek makul görünmüyor, çünkü aklımla karar verdiğimde ortaya çıkan karar zaten benim verdiğim ve farkında olduğum bir karar. Burada sorum şu: Kant neden aklımız vasıtasıyla aldığımız kararların bize bildirilmesi için ayrıca bir elçiyi tanımlamaya ihtiyaç duyuyor?

  • edited February 28

    Çağlar teşekkürler, çok yerinde bir soru. Özgür'e verdiğim cevapta bu sorunun cevabı kısmen var aslında, noumenal-phenomenal arasındaki bağın kurulmasıyla ilgili. ama bu açıklama tabii transandantal idealizm'i varsayıyor. Bunun dışında bir cevap ise şöyle verilebilir. Ahlaki olguların "fenomenolojisi" dünya üzerinde gerçekleşen diğer olgulardan farklı. Yani bizim ahlaki deneyimlerimize eşlik eden bir takım hislerin olduğundan söz edebiliriz, utanç, tiksinme, saygı, takdir vb. Ahlaki deneyim esnasında sıradan olayları gözlemlerken hissetmediğimiz şeyleri hissediyoruz diyebiliriz. Vicdan, içinde bulunduğumuz durumun bir ahlaki hassasiyet içerdiğini "register" etmemizi sağlıyo, o yüzden belki de doğru formülasyon aklın kararının bildirilmesi değil, bu kararın ahlaki bir ağırlığının da olduğunun bildirilmesiyle ilişkili diyebiliriz. Bildirme belki iyi bir çeviri de olmayabilir, tebliğ gibi bir anlama da geldiği için. "Consciousness of an internal court" yani bu bir farkındalık, bir hassasiyet gibi de düşünülebilir. Belirleyici (determinate) yargılarda bulunmayan bir boyutu var ahlaki yargılarımızın, bunlar da ahlaka yönelik geliştirdiğimiz hislerde açığa çıkıyor. Paul Guyer'a göre mesela groundwork'teki saygı kavramı, ahlak metafiziğinde daha detaylandırılıyor ve dörde bölünüyo. bunlara Kant: "concepts of what is presupposed on the part of feeling by the mind‘s receptivity to concepts of duty as such" diye tanımlıyo, yani ahlaki görev kavramlarına yönelik zihnimizin alımlama biçiminde hissiyat tarafına düşen pay (gibi garip bi çeviri oldu). Vicdan bizim bu alımlama biçimimizin bir parçası ve üzerine yargıda bulunduğumuz durumun deyim yerindeyse "ahlaki yüklülüğünü" bildiriyor diyebiliriz sanırım. bu sayede içinde bulunduğumuz ve üzerine karar verdiğimiz durumun alelade bir karar olmadığını anlıyoruz. ve aynı zamanda yanlış karar verdiğimizde de bundan pişmanlık/vicdan azabı hissedeceğimizi farkediyoruz.

Sign In or Register to comment.