Sonuççuluk

Sonuççuluk, bir eylemin veya eylemler bütününün ahlaki statüsünün, yalnızca o eylemin veya o eylemle ilintili ahlak kuralının uygulanmasıyla ortaya çıkacak sonuçlar üzerinden belirlenebileceğini söyler. Bu minvalde, eğer bir eylemin veya o eylemle ilintili ahlak kuralının o an tercih edilebilecek diğer olası eylem veya ahlak kurallarına kıyasla en “iyi” neticeye ulaştığı kanaatine varılıyorsa bu eylem veya eylemle alakalı ahlak kuralı alternatiflerine kıyasla en “doğru” olanıdır. Aynı şekilde, eğer bir eylem veya eylemle ilintili ahlak kuralı diğer olası sonuçlara kıyasla daha “kötü” bir neticeye varıyorsa bu eylem veya ahlak kuralı “yanlış” addedilir. Ahlaki sonuççuluk, az önce verilen tanım üzerinden ikiye bölünür: Eylem Sonuççuluk ve Kural Sonuççuluk. Eylem Sonuççuluğa göre, bir eylemin doğruluğu veya yanlışlığı yalnızca o tekil eylemin neticesine bağlıdır. Dolayısıyla, bu düşünceye göre her bir eylem için ayrı bir ahlaki değerlendirme yapılmak zorundadır. Kural Sonuççuluk ise, çoğunluk tarafından kabul edildiği takdirde alternatif kurallara kıyasla en iyi neticeyi getireceği beklenen ahlak kurallarının uygulanması yoluyla “doğru” eylemin ortaya çıkabileceğini savunur. Bunun yanında, her iki akım da, bahsettikleri “iyi” sonucun neye tekabul ettiğini açıklamak durumundadırlar. Bu konuda en yaygın görüş de utilitaryanizm (veya faydacılık) adı verilen ve iyiliği haz ve/yahut mutluluk olarak tanımlayan görüştür. Başka bir deyişle, en iyi sonuç en fazla mutluluğu getiren sonuç olacaktır. Aynı şekilde en kötü sonuç da en az mutluluğu ve dolayısıyla en fazla ‘zararı’ ortaya çıkaracaktır. 

Eylem utilitaryanizmi kurumsal bazda dünyadaki en yaygın görüştür. Kurumlar eylem politikalarını kurarken verimi maksimize etmeyi hedeflerler. Yaygın görüşe göre, bir eylem ne kadar ‘az zararla’ neticelenirse o kadar doğrudur. Tıpkı alternatifleri gibi, oldukça kullanışlı görünen bu düşüncenin de belli başlı problemleri vardır. Şu an bu problemleri saymak yerine bir düşünce deneyi sunmayı tercih ediyorum. Bu deney neticesinde, sağladığı tüm kolaylıkların yanında, mevcut sonuççu yaklaşımın çok temel birkaç unsurdan mahrum kaldığını göstermeyi hedefliyorum. 

Varsayalım ki ıssız bir ara sokaktasınız. Güvenli bir yerden -misal, bir evin içinden- sokağı izliyorsunuz. Bir anda yalnız başına yürüyen bir insan dikkatinizi çekiyor. Hemen arkasından da iki adet saldırgan gelip bu insanı sıkıştırıyor. Hiçbir devlet otoritesine veya herhangi bir başka destek güce başvurma imkanınız yok. Saldırganlar üçüncü şahsa zarar vermek üzereler. Elinizde de bu iki saldırganı da etkisiz hale getirmeye yetecek güçte bir silah olsun. Eğer müdahale etmeye karar verirseniz saldırganlar direnecek ve etkisiz hale getirmek için onlara zarar vermeniz gerekecek. Eğer müdahale etmezseniz aynı miktarda zararı mağdur üçüncü şahıs görecek. Müdahale ettiğiniz vakit ortaya çıkacak toplam zarar, etmediğinizde ortaya çıkacak olan toplam zarar miktarından daha fazla. Bu durumda, eylem utilitaryanizmi yüksek oranda “müdahale etmemeyi” önerecektir, başka bir deyişle masum bir insanın saldırıya uğramasına göz yummanın doğru olduğunu öne sürecektir. Kural utilitaryanizmi bu örnekte daha güvenli bir pozisyonda dursa da, “felaketi önleme kuralı” (Brad Hooker, 2000) gibi bir kural ortaya atılmadığı sürece etkisiz kalacaktır. Zira bu noktada problem yaratan nokta, “iyi sonuç” tanımının eksik kalmasıdır. Sağduyu, müdahalenin meşru hatta gerekli olduğunu kolayca öne sürebiliyorken, sonuççuluk zor bir durumda kalmaktadır. Bu tarz durumlarda insan sezgisi ahlak felsefecileri tarafından bir hayli önemsenir, öyle ki eğer bir yargı sezgilere aykırıysa (counter-intuitive) kabul görmesi zordur. Bu örnek de mevcut sonuççu teorilerin insan sezgisine aykırı olan yönünü ortaya koymaktadır. Benim önerim, “iyi sonuç” dediğimiz şeyi haz-mutluluk düzleminden çıkarıp nicelleştirilemeyen bir diğer ‘değerli’ kavramla harmanlamak olacaktır. Bu da “hak ediş” kavramıdır. İddiam odur ki, eğer bir eylemin neticesi diğer olası eylemlerin neticelerine kıyasla daha az “hakkaniyetli” ise, bu eylem, ortaya çıkardığı toplam mutluluğa bakılmaksızın yeniden mercek altına alınmalıdır. Hak edişin ne olduğu veya neye göre belirlendiği ise hak ediş (İng. Desert) literatürüne referans verilmek suretiyle bu tartışmanın dışında tutulmalıdır.

Sorumuz gelsin: Siz olsanız müdahale eder miydiniz? Neden?

Comments

  • Merhaba Özgür, teşekkürler post için. Hak ediş gibi bir kavrama başvurmak, eylemlerimizde sonuçların dışında bir ilke veya değere atıfta bulunmamız anlamına gelmiyor mu? Eylemlerimiz her zaman istediğimiz sonuca ulaşamayabilir, Verdiğin örnekte silahımız belki tutukluk yapabilir. Ama yine de müdahale etmeyi seçerek doğru eyleme "yeltendiğimizi" söyleyebiliriz gibi görünüyor. Hakkaniyet ölçütü, bir eylemi yapıp yapmamaya karar verirken değerlendirmemize katmamız gereken bir ölçüt ise, ve sonuçlar istediğimiz gibi gerçekleşmese de yapılması gereken eylem olarak karşımıza çıkıyorsa, ortada sonuçlardan daha öncelikli bir ilke varmış gibi görünüyor.

    Öte yandan sezgi ve sağduyunun ahlak teorilerinin önemli bir kıstası olarak ele alınması ise epeyce problemli görünüyor, o yüzden verdiğin örnekte eylem faydacılığına yönelik daha güçlü bir itiraz gerekiyor bence, Zira 100-150 yıl öncesinin genel kabul görmüş kanaatlerine bugün ahlaken epey mesafeli duruyoruz (kölelik, işkence, kadınlara muamele vb.). Bu sebepten ötürü de hak-ediş kavramını bu tartışmanın dışında tutmak biraz tuhaf geldi doğrusu, zaten aradığımız kıstas tam da bu kavramın nasıl anlaşılacağına bağlı değil mi? Hak-edişin doğru bir tanımı eylem sonuççuluğa sezgi-sağduyu itirazından daha kuvvetli bir itiraz olacaktır gibi geliyor bana.

  • Özgür ellerine sağlık! Sondaki soruna ben de tabii ki müdahale edilmesi gerekir diye yanıt verirdim. Böyle düşünmemin nedeni Kantçı bir neden. Ben zor durumda olan insanlara yardım edilmesi gerektiğine dair genel veya "imperfect" bir ödevimiz olduğuna inanıyorum ve senin örneğindeki durum, yardıma ihtiyacın daha az olduğu ve dolayısıyla bu ödev için istisna oluşturabilecek durumlardan aciliyeti nedeniyle çok farklı. Bunu sonuççu bir yaklaşımla Kantçı yaklaşım her anlamda birbirine zıttır gibi bir varsayımla düşünmüyorum. Belki bu noktada Kant ve sonuççular birbiriyle anlaşabilirler.

    Benimsediğin "iyi sonuç" anlayışıyla ilgili tam olarak anlayamadığım bir ayrıntı var. Bir eylemin iyi sonuçlar doğurup doğurmadığını anlamak için hakkaniyet kavramına göre akıl yürütülmesi gerektiğini düşünüyorsun. Hakkaniyet ölçütünün dışında iyi sonucun ne olduğunu bize bildirebilecek başka ölçütler de var mı? Metnin sonlarına doğru "iyi sonuç" dediğimiz şeyin hakkaniyet kavramıyla "harmanlanması" gerektiğini savunuyorsun. Bu, sanki "iyi sonuç" kavramının hakkaniyetten farklı unsurları da olduğunu ima ediyor. Bu doğruysa, diğer ölçütler nedir? Bu ölçütler arasında haz-mutluluk var mıdır?

  • Çok teşekkürler arkadaşlar. Umut'un yorumuyla başlayayım.

    Metnin kısalığından ötürü değinmediğim pek çok nokta var. Bunlardan biri senin yorumundaki ilk paragrafı karşılayabilir. Sonuççu formülasyonu kurarken [bundan sonrası Hooker ve birkaç başka insandan dolaylı alıntı diyebilirim] beklenen sonuçları ele almanın aktüel sonuçları ele almaya kıyasla daha makul olacağını düşünüyorum. Muazzam bir algoritmamız olsa ve her olası sonucu hesaba katabiliyor olsak dahi bir eylemi gerçekleştirdiğimiz andan evvel aktüel sonuçları kesin bir şekilde bilme şansımız olmuyor. Bu sebeple, eylemin sonuçlarının "rationally expected to be better than its alternatives" olması arzusundayız. Dediğin gibi, silah çalışmayabilir, fakat zaten o durumda eyleyen kişi yine de olası eylem dizilerinden "en iyi sonucu getirebilecek" olanı seçmiş olur. Formülasyona "beklenen sonuçlar" eklendiği zaman bizzat aktüel sonuçlara dayanmayan bir çeşit sonuççuluğa ulaştığımız da doğru diyebiliriz. Fakat unutmamamız gereken nokta, hakkaniyet ölçütünün de, ahlaki olarak kıymetli gördüğümüz diğer her şeyin de yalnızca ve yalnızca sonuççu prensip üzerinden meşrulaştırıldığıdır. Bu çerçevede herhangi bir kavram kendi başına ahlaki olarak kıymetli olamaz, sonuççuluğu deontolojiden her daim ayrık tutacak (ve bana sorarsan tamamen ayrı kalmasına sebep olan) unsur da bu.

    Sezgi meselesinde haklısın, fakat bahsini geçirdiğin dönemsel "inanışlar" insan sezgisine yön verir mi emin değilim. En eski metinlerden beri ortaklaştığımız bazı şeyler de var çünkü. Sezgiden kastımızın bu ortaklıklar olması elzem, yoksa dediğin gibi durum zorlaşabilir. Hak ediş kavramına dair bir tanıma ihtiyacımız olduğu da doğru. Fakat bu yalnızca belli bir yapıyı kurmayı başardıktan sonra gerekli diye düşünüyorum. Hak ediş kendi başına bir literatür, dolayısıyla uygun bir tanım bulup yola çıkmaktan ziyade teorinin temellerini kurduktan sonra bu teorinin ihtiyaç duyacağı tanıma yönelmek (elbette makul bir tanım olması şartıyla) bana daha doğru geliyor.

    Hak edişin doğru bir tanımı eylem sonuççuluğa zarar verebilir mi, emin değilim. Zira eylem sonuççuluk (F. Feldman'ın desert-adjusted utilitarianism'i hariç) bu kavramı dışlıyor. Bu dışlamanın bir hata olduğunu savunmak için önce bu kavramın sonuççulukta nasıl bir yerinin olabileceğini göstermek gerekiyor. Feldman "Positive desert enhances the intrinsic goodness of pleasure." önermesiyle başlayan bir dizi önerme ortaya koyup bunu yapıyor. Fakat bunu bir eylem sonuççu olarak yaptığı ve eylem sonuççuluğun nicelleme gereksinimi bu kavramı kabul edemediği için sıkıntı yaşıyor. Bu sebeple hepsini bir kenara koyup önce kural sonuççuluğu, aktüel yerine beklenen sonuçları vs. savunmak gerekiyor.

  • Çağlar'ın sorusuyla devam ediyorum.

    Bana sorarsan bilhassa benim desteklediğim kural sonuççuluğun önereceği eylem çeşitlerinin azımsanamayacak bir kısmı aynı zamanda Kantçı formülasyonlara da uygun olacaktır --en azından klasik eylem utilitaryanizmine kıyasla. Ahlaki meşrulaştırma yöntemlerinin farklılığı her zaman farklı neticelere varacakları manasına gelmiyor, bilakis iki yöntemin de makul şekillerde çalışıp yine makul noktalarda uzlaşması çok mümkün bence. Sonuççuluğun farkı, senin bu ortak neticeye ulaşırken kullandığın meştulaştırma yöntemine dair bir ahlaki yargıda bulunmaması olabilir. O noktaya geldiğin sürece sonuççuluk umursamıyor. Deontolojiler bu kadar esnek olmayabilir.

    Çok yerinde bir soru sormuşsun, zira yine metnin kısalığından ötürü bu "iyi sonuç" dediğimiz şeyin diğer unsurlarından bahsetme imkanı bulamadım. Klasik anlamıyla mutluluk da elbette bu sonucun bir parçası. Fakat sadece 'total mutluluk' üzerinden kurulan bir sonuç anlayışı eksik kalıyor. Öyle örnekler ortaya çıkıyor ki, total mutluluğun maksimum noktaya ulaştığı bir senaryoya 'bu iyi bir sonuçtur' demek imkansızlaşıyor. Bu sebeple mutluluğu belli prensiplerle (zarar prensibi gibi) kısıtlayıp hak ediş gibi kavramlarla zenginleştirmek, daha tutarlı bir "iyi sonuç" algısına yol açabilir. Bu kavramı kullanırken insanlar ekseriyetle refah (welfare) kelimesini tekrarlarlar. Refahı olabilecek en yüksek seviyeye çıkarma gayesini tüm sonuççu teoriler paylaşıyor, fakat refahın mutlulukla denk olduğu görüşü bu ortaklığı bozuyor. Bu sebeple, "iyi sonuç" dediğimizde aklımıza refahın başta hak edişler olmak üzere belli başlı değerleri gözeterek olabilecek en yüksek seviyeye ulaştığı bir sonuç gelebilir. Yalnızca hak ediş üzerinden bir "iyi sonuç" tanımı yapılsaydı çok enteresan yerlere ulaşabilirdi gibi geliyor bana.

  • Cevap için teşekkürler, hakkaniyet kavramını işin içine kattığımızda sonuçlar ve kurallarla ilgili ayrım biraz bulanıklaşıyor gibi geliyor bana. yine müdahale örneğine dönelim. diyelim ki silahı olan ve izleyici konumundaki kişi müdahale etti. daha sonra bu kişiye "neden müdahale ettin?" diye sorduğumuzda "çünkü bunu hakettiler" cevabını vermesi gayet olası görünüyor ve sonuççuluğun bu tür bir açıklamaya itirazı yok gibi görünüyor verdiğin çerçevede. hakkaniyet kavramını bir kriter olarak kabul ettiğimizde eylemleri açıklamakta ve değerlendirmekte sanki beklenen veya aktüel sonuçlara değil de "yapılması gereken buydu" gibi bir düşünceye varıyoruz. yani hakkaniyetli durumun oluşması zaten beklenen sonucun içine entegre edilmiş halde geliyor.

    beklenen sonuç kavramı bizi irade veya maksim gibi bir kavramsallaştırma ile anlayabileceğimiz süreçlere taşıyor bana kalırsa; "bu eylemde bulunuyorum çünkü amacım hakkaniyetli bir sonuca varmak". bu durumda eylemin gerçekleşen sonucunu değerlendirmek yerine, eylemle sonuçlanan düşünce silsilesini ahlaki bir değerlendirmeye tâbi tutuyoruz gibi görünüyor. iyi sonuçla kötü sonucu ayıran şey hakkaniyet veya hak ediş olacak bu durumda, sounds deontological to me =)

  • Cevaba cevap için teşekkürler. Burada ince gibi görünse de esasında bir hayli belirgin olan bir çizgiyi çekmek isterim: agent-relativity (eyleyici-odaklılık?)

    Eylemi doğru yapan şeyin eyleyicinin düşünce süreçleriyle bir alakası olmadığını söylediğimiz zaman bu son söylediğin zayıflıyor, çünkü ister "hakkaniyet bunu gerektirirdi" desin, isterse de "kırmızı tişört giyiyordu, ondan vurdum" desin, eylemi 'doğru eylem' yapan şey neticede ortaya çıkan tablo. Eyleyicinin niyeti, geçmişi, kimliği vs. burda bir etki etmiyor.

    Ancak bu eyleyici müdahale etmeden evvel gelip bizim teorimize danışırsa, ona olası sonuçlar arasından en iyi olanı elde etmesi için nelere dikkat etmesi gerektiğini söyleyebilmemiz gerekiyor. Hakkaniyeti göz önüne almazsa en iyi sonuca ulaşamayabileceğini söylüyoruz özetle. Bir örnek vereyim: diyelim ki bu saldırganların üzerinde birer adet bomba var ve bizimki müdahale etmeye karar verdi. Müdahalesi neticesinde bu bombalar patladı ve üçü de öldüler. Bizim sonuççuluğumuz "en iyi aktüel sonuca bu şekilde varırsın" deseydi bu sonuçla teorimiz patlamış olacaktı. "en iyi sonuca böyle varılmasını beklemek mantıklı olur" dediği ve üzerine bombalarla karşılaştığı noktada ise yalnızca bu iddia "test edilip çürütülmüş bir hipotez" niteliğini taşıyacaktır. Zira elde edilen sonuçtan daha iyi bir sonuç (her açıdan -- bilhassa daha az zarar verme odağında) mümkündü.

    Bana sorarsan, sonuççu olduğumuz için sonucu elde edene kadar aslında kesin doğru cevaba ulaşamıyoruz. Bir olası eylemi gerçek hayatta test etmediğimiz sürece eylemin doğruluğu da yanlışlığı da birer mantıksal olasılık olarak kalıyor. Burada elbette eyleyiciyi hangi noktada hesap verebilir olmaktan çıkarmamız gerektiğini ayrıca tartışmamız gerekiyor. Fakat eylemin eyleyiciden bağımsız olarak doğru olup olmayacağını nesnel bir değerlendirmeyle, bir refleksiyonla anlamaya çalışmak tabi ki eyleyiciye yükleyeceğimiz bir sorumluluk olacaktır. Eğer bu eyleyici ediminden sorumlu ise, bu eyleme "kabahat" diyebilmek için başvuracağımız unsurlar da tamamen nesnel olmak durumda yine. Haliyle "neden öyle yaptın?" sorusu, olaya dair nesnel koşulları açıklamayacaksa eğer, önemsizleşiyor. Niyet hiçbir zaman nesnel bir şekilde gösterilemeyeceği için bu formülasyona giremiyor. Ahlak kuralları tamamen içselleştirilmeli midir, yoksa gönülsüzce uygulanması yeterli midir, bu da uzun zamandır sonuççuların tartıştığı bir mesele. İyi neticeyi güvence altına almak adına (işleyen bir teoriyi) herkesin içselleştirmesi arzu edilebilir --deniyor. Fakat yine bu da eylemlerin veya eylem çeşitlerinin ahlaki değerini artıracak veya azaltacak bir unsur olmaz bana kalırsa.

  • şimdi doğrusu kafam epey karıştı :D eylemde bulunan kişinin düşünce silsilesinin ahlaken hiç bir önemi yoksa, agent olmayan varlıklar da ahlaken iyi ve doğru davranışlarda bulunabilirler gibi görünüyor. yağmurun yağması iyi oldu çünkü ektiğimiz ürünler büyüyecek. burada yağmura ahlaki bir övgüde bulunmamızın önünde bir engel yok gibi görünüyor, bu tuhaf bir ahlak dünyası değil mi? ya da ahlakı anlama biçimimiz zorunlu olarak agent'ların niyetini hesaba katmak zorunda değil mi? ve zaten o düşünce sürecinde bulunma yetisi, ahlaki varlıkları davranışlarından sorumlu tutmamızın temelinde yatmıyor mu?

    "eylemde bulunurken nelere dikkat etmeli?" sorusunun cevabı en iyi sonucu elde etmek diyoruz. peki en iyi sonuç nedir? hakkaniyetli durumun ortaya çıkması. eylemde en iyi sonucu kazara yapmamla kasıtlı olarak yapmam arasında ahlaki bir fark yoksa, ortada bir ahlak kuramı gerçekten var mı :D ahlak kuramlarının işleviyle ilgili de bir sorun var sanırım burada. eğer değerlendirmeyi sadece sonuca bakarak yapacaksak öznelere öneri-tavsiye-dikkat edilmesi gereken hususlar tadında söylemlerde bulunmanın da pek anlamı kalmıyor, sonuççuluk hep geç kalacak öyleyse.

    neden öyle yaptın sorusu, agent'ın kendi eylemini hangi saiklerle açıkladığını ortaya koyması açısından önemli. örneğin planlı-kasıtlı işlenen suçlarla anlık olarak işlenen suçları ayrı kategorilerde değerlendirip farklı cezalar verebiliyoruz (manslaughter-homicide ayrımında olduğu gibi). aniden karşıma çıkan bir yayaya arabayla çarpmamla aynı yayaya sniperla headshot yapmam arasında bir fark kalmıyor bunu reddedersek. veya aç olduğum için bişey çalmakla sırf gıcıklık olsun diye bir şey çalmak arasında da fark kalmıyor.

    son olarak burada nesnellik arayışı tam olarak neye tekabül ediyor anlayamadım. niyetler-maxim'ler öznel formülasyonlar olmakla beraber ifade edilebilen, anlaşılabilen, dolaşıma giren ve ahlaken değerlendirilen unsurlar. bu teori aynı zamanda full davranışçı bir eylem kuramını mı öne sürüyor? o halde yine bir ahlak kuramına ihtiyaç var mı?

  • Sondan başlayayım, niyetleri varsayımlar üzerinden dolaşıma sokmak mümkün elbette. Fakat ben yalnızca kendi niyetlerimi bilme yetisine sahibim, o da hatta her zaman çalışan bir mekanizma değil. Üçüncü şahsın niyeti dediğimiz şey ortak bilgi alanımızın dışında. Davranışları, ifadeleri, pattern'ları inceleyip kendi patternlarımızla ortaklaştırdığımız yerde "herhalde bu da benim gibi düşünmüştür" diyoruz, niyeti anlamanın tek yolu bu. Güvenilir bir yol değil. Oldukça muğlak, spekülasyona açık. Gündelik yaşamda gerekli, evrimin kazandırdığı bir kabiliyet bu pattern-seeking olayı. Fakat ahlaki yargılarımızın bu muğlaklıktan mümkün mertebe uzak olması gerektiğini düşünüyorum. Evrensel bir ahlaktan bahsedebilmemiz için tüm eyleyicilerin verili koşullar altında eşit tanınması gerekiyor.

    Neden öyle yaptın sorusu dediğin sebeple önemli tabi ki. Fakat yanlışı yapan kişinin ne derece 'cezalandırılacağı' veya ne derece hatalı olduğuyla eylemin yanlışlık seviyesi örtüşmek zorunda mı? Ahlak tüm bunları verirse hukuğun fonksiyonu ne olacak? Farklı cezalar vermemizde pek çok farklı etken var, hukuk çok farklı noktalardan yola çıkarak ceza sistemini düzenleyebiliyor. Taksire bakıyor, iyi hale bakıyor vs. ve bunların önemi hukuken (yani ceza mekanizmalarında) gerekçelendirilmiş olsa da ahlaken gerekçelendirilemeyebilir. Eğer biz doğruyu-yanlışı arıyorsak bu farklı bir düzlem gibi geliyor bana.

    Kasıt olmadan doğru eylemi gerçekleştirmiş olması eyleyicinin ahlaki eksikliğine işaret ediyor, fakat ahlaki 'cehalet' tek başına cezalandırılabilir bir şey değil. Ahlaken ultra cahil bir insan ömrünü bir odada kapalı bir şekilde geçirirse kim gidip ona "sen ahlaken yanlışsın" diyebilir? Neye dayanarak? "Şunu şunu yapmadığın için" gibi bir şey söyler belki, fakat negatif bir argüman kuramaz. Nesnel bir dayanak olmaksızın ahlaki yanlışlıktan bahsetmek çok spekülatif.

    Bu durumda ortada bir ahlak kuramı var mı demişsin, tabi ki var :) ahlaken çelişkili durumlar su yüzüne çıkmadıkça kimse böyle bir kuram aramıyor zaten. Her şey güllük gülistanlıkken kimse çıkıp koca koca kitaplar yazmaz. Ahlak kuramı tüm insanlar tarafından daimi olarak uygulanmayacak, bunu da hepimiz biliyoruz. "Uygulasınlar kardeşim, o beni bağlamaz" diyebilirsin, fakat o zaman herhangi bir derde çare olmamış oluruz. İnsanların neyi kabul edip neyi kulak ardı ettiklerinden bağımsız bir teori kurup çelişkilere bu teoriyle yaklaşmaktan başka bir çözüm göremiyorum. Tüm bunları, ahlak felsefesini "sentient canlılar arası ilişkilerin normatif çalışması" olarak gören bir insan olarak söylüyorum.

    Ahlaki övgü de (sondan başa doğru ilerledim haha) teorinin negatif kısmı çalıştığı sürece çok mühim değil. Neyin yanlış olduğunu tutarlı bir şekilde gösterebilmek esas gibi geliyor bana. Ahlaki yanlışın doğru bir tanımı mevcut problemleri çözmeye yetmez mi? Ahlaki övgü arayışı dinlerden kalma bir pratik olabilir mi? Ben yağmur olsam, ekinler kurumadan ve insanlar açlıktan ölmeden yağsam övgü bekler miydim, sanmıyorum. Yanlışı yapmadım diye neden övüleyim? Bugün 'iyilik' olarak tanımladığımız şeyler, büyük bağışlar veya fedakarlıklar gibi mesela, aslında bir yanlışın azaltılmasından öte bir şey değil diyemez miyiz?

  • Birisinin niyetini bilmek için doğrudan bilişsel erişime ihtiyacımız olması veya sadece kendimizi model alabilmemiz fazla katı bir gereksinim gibi geliyo bana, ahlakı deneyimleme ve anlama biçimimiz, insanların kendi eylemlerini (ve başkalarınınkini) nasıl anladıklarını ve bunu ne şekilde aktardıklarını da içeriyor. Zaten ahlaki bireylere dönüşmemiz, yani ahlaki eğitimimiz de başka türlü gerçekleşemez. Niyetler, gerekçeler, hedefler, öncelik verdiğimiz değerler, ahlak dünyasına sonradan eklenen unsurlar değil, doğrudan kurucu unsurlar. burada bunları hesaba katmayacaksak gerçekten ahlak kuramı oluşturmanın bir manası yok gibi geliyor bana, çünkü bunlar hariç ahlaki bir "agent" olmak ne demek anlayamıyorum. Ve dediğim gibi bu, mental hayatın önemini reddeden ve sadece davranışın dışsal unsurlarına odaklanan davranışçı bir yaklaşım gibi görünüyor. belki de esas mesele "davranış" dediğimizin neleri kapsayıp kapsamadığı üzerine. maxim'ler davranışın bir parçası olmak zorunda benim yaklaşımım açısından, o yüzden hiçbir kasıtlı-ahlakî davranış bütünüyle nesnel olarak kavranabilir olmayacak. zaten herhalde sadece reflekslerimiz ve biyolojik temel ihtiyaçlarımıza yönelik davranışlarımız bu manada nesnel olabilir (ki o bile tartışmalı).

    "tüm eyleyicilerin eşitliğinden" ne kastettiğin çok önemli burada, çünkü insanlar elbette niyet, irade, değerler, karakter, öncelikler açısından eşit değildir, olmayacaklardır, olmalarına gerek de yoktur. Saçma bir dünya olurdu bu. Önemli olan elimizde bütün bu farklı unsurları değerlendirmemizi, sınamamızı sağlayacak bir ölçüt olup olmadığı. ve mental hayatlarımız ahlaken önemli ve hesaba katmamız gereken bir unsursa, ölçütümüz, bu hayata ilişkin ahlaki değerlendirmeleri de mümkün kılmalı.

    bu, niyetlerin aktarımında veya kendimizi/başkalarını anlamada asla yanılmayacağımız veya yanıltılmayacağımız anlamına gelmiyor elbette ama böyle bir şartı ahlak alanında aramak da biraz boşuna gibi görünüyor. her "episteme" kendi kesinlik mertebesini içerir diyerek Aristoteles üstadı da bir anmak isterim.

    örneği suç ve ceza için değil, niyetlerin, aynı sonuca sahip eylemleri anlama ve yorumlamamızda ciddi bir fark yarattığını göstermek için vermiştim. yoksa cezalar ahlak alanında belirlenir gibi bir iddiam yok.

    kasıtla ilgili örnekte de eksiklik, bilgiyle ilgili bir eksiklik değil bana kalırsa. zaten yanlışlıkla doğru şeyi yapan kişiyi cezalandırmayı da düşünmez kimse. ama ahlaken övmezsin de. yani doğru sonuçları olan bir eylemi doğru olduğu için gerçekleştirmekle, yanlışlıkla gerçekleştirmek arasında ahlaken bir fark olduğunu söylüyorum, bu fark suçlu-suçsuz, bilgili-bilgisiz farkı değil, tam olarak eylemdeki ahlaki niteliğin veya eylemin ahlaki övgüye mazhar olup olmamasının farkı. sonuçları aynı olan iki eylem arasında böylesi bir farkı yok sayacaksak "agent"lardan konuşmanın bir anlamı yok gibi geliyor bana. agent diye bir şeyden söz etmeyecekse de ahlak teorisi kimin için yazılıyor, kime hitap ediyor sorusu ortaya çıkıyor. yoksa elbette herkes uygulamayacak, ama bu, teorilerin derde çare olmadığı veya nesnel bir kriter sağlamadığı anlamına gelmez. zaten o zaman her türlü ahlak teorisi boşuna olur.

    bence övgü, ahlak dünyasının tam merkezinde yer alıyor, şöyle ki hem ahlaki eğitim, hem de ahlaki davranış açısından başka insanlara örnek oluşturmak çok önemli. Haksızlığa ne pahasına olursa olsun karşı çıkan insanların hayatımızda ayrı bir yeri yok mu? Konformizmi tercih etmeyip mücadeleye, dayanışmaya, direnişe katılan insanlar, ya da daha genel olarak çıkarlarından vazgeçip inandığı değerler uğruna her şeyi riske atan insanların ahlaken bir farklılığı olduğunu kabul etmiyor muyuz hepimiz? onlara özeniyoruz, onlar gibi olmak istiyoruz, onlara değer veriyoruz, şarkılar-türküler yazıyoruz, anılarını yaşatıyoruz ve sonraki kuşaklara aktarmaya gayret ediyoruz. bu hem çok doğal hem de çok gerekli gibi geliyor bana. çünkü istisnai bir şey var bu insanlarda. ve onları istisnasi yapan şey, eylemlerinin başarısı/başarısızlığı değil, o iradeyi ortaya koymuş olmaları. dünyanın en meşhur fotoraflarından biri var ya, tiananmen meydanındaki tankların karşısında duran adam. bu iyi bir örnek bence, çünkü tankları durdurmadı, durdurması mümkün de değildi.

    tabii uğruna herşeyden vazgeçilen o değerlerin de doğru değerler olmaları önemli, bunu da nasıl anlayabiliriz, sadece sonuçlara bakarak değil, bir şeyler "uğruna" davranmak, sonuçlardan tamamen bağımsız olmamakla birlikte sadece sonuçlarla alakalı değil. ne demişler, sonunu düşünen kahraman olamaz asjfsd

  • Bugün hayatımızda kurumsal body'ler ve kitleleri ilgilendiren ahlaki çelişkiler olmasaydı şu an sana hak veriyor olurdum diye düşünüyorum. Fakat artık ahlak teorisi bireyden ziyade bireyler topluluğuna hitap etmek durumunda. Elbette, bunu en temelde yine bireye tavsiyelerde bulunarak yapacaktır. Fakat bu tavsiyelerin dayandığı teori aynı zamanda kurumlara ve profesyonellere de yön verebilmeli. Biyoetiğin şu an üzerine konuştuğu meselelere yanıt verebilmeli örneğin. Dolayısıyla, tüm bu saydıklarını yadsımamakla beraber, kurama esas olanın bunlardan öte bir nesnelliğe muhtaç olduğunu bu minvalde tekrarlamak isterim. Bir doktorun karar süreçlerinde niyeti devreye sokmak mesela çok makul gelmiyor kulağa. Şahsi görüşüm, ahlak kuramının tıp etiğinden siyasete kadar etki edebilmesi gerektiği yönünde. Örneğin, sömürüsüz toplumu ve bu toplumu kuracak araçları ahlaken meşrulaştırabilmeli. Bu yüzyılda artık ahlakın çalışma alanını yalnızca bireyle, bireyin eğitimi ve 'doğruluğu' ile sınırlandırmak bu yüzden bana yanlış geliyor. Ahlak felsefecileri de zaten çoğunlukla bugün gelir adaletsizliği, hayvan eşitliği, ötenazi gibi meselelere eğiliyorlar --hepsi kurumsal bazda argümanlara muhtaç. Bu dediğim yalnızca "trendi yakalamak" değil, trendi yönlendiren nesnel koşullara adapte olup insan ihtiyacına yönelmek. Vakti zamanında insanları bu alanda düşünmeye iten koşullarla şu anki koşullar oldukça farklı. Mesele kitleleri ilgilendiren kurumsal eylemler olduğu zaman ne bir niyetten, ne de tüzel kişilerin kıymetli buldukları değerlerden bahsetmek mümkün.

    Tüm bunların üzerine "peki ama neden tüm tartışmalarımız bireyleri içeren örnekler üzerinden gidiyor" diyebilirsin. Bunun sebebi açık: normativite halen doğruyu-yanlışı ayırt etme yetisine sahip olduğunu kabul ettiğimiz rasyonel varlıklar üzerinden kuruluyor. Bu sebeple senin tüm saydıkların kıymetli. Fakat bunları 'esas' almak da az evvel benim saydığım meseleleri göz ardı etmek olur. Bir de, bahsini geçirdiğin 'değerlerin' herkes tarafından refleksiyon ve hatta deneyle test edilebilir bir şekilde meşrulaştırılması gerekliliği, dogma veya totolojilere karşı da bir bariyer görevi görecektir. Bu tarz bir teori belki bir ahlak teorisinden beklediğimiz her şeyi karşılamayabilir, her daim geliştirmeye-güncellemeye ihtiyaç da duyabilir. Fakat asgari ihtiyacımızı güvenilir bir şekilde karşılama potansiyeli vardır. Yalan söylememe uğruna her şeyden vazgeçmek veya hastanede organ bekleyen hastaları kurtarmak için sokaktan evsiz avlamak gibi absürt olasılıklara yer vermeyecektir.

    Son verdiğin örnekle ben de son bir ayrım koyayım: sonunu düşünmek vs sonucu düşünmek. Kimse zaten kendi sonunu düşünmekten bahsetmiyor :)

  • söylediklerim arasında birey-kurum-topluluk farkı olduğunu düşünmüyorum, eğer elimizde nesnel bir kriter varsa bunun farklı düzeylerde geçerliliği ve uygulama ilkelerinin de bulunması şart. sadece tekil kişilere yönelik bir teori elbette eksik kalacaktır ama deontoloji de sonuççuluk da bu tür teoriler değiller. zaten ahlak eğitimi de asla sadece bireye yönelik değil değil, hem yasalarla, hem aile etkileşimiyle, hem gelenek-görenekle (bunların benimsenmesi veya yadsınması bağlamında), hem de normatif ilkelerle ilerleyen son derece karmaşık bir süreç.

    bunun yüzyılla bir ilişkisi olduğunu da pek zannetmiyorum, ahlak teorileri hiçbir zaman sadece ve sadece bireyle ilişkili-birey odaklı olmamıştır bence, ne Antik Yunan'da, ne Kıta'da ne de Anglosakson dünyada. bireyle toplumu birbirinden tamamen ayrı unsurlar olarak zaten düşünemeyiz, bunu anca liberteryenler falan yapar fhsdg

    bildiğim kadarıyla biyo-etikte ve saydığın diğer alanlarda sonuççu teoriler olduğu kadar deontolojik teoriler de tartışılıyo, özellikle otonomi, ötanazi, aydınlanmış onam vb. bağlamında. hatta tartışmaların bazıları doğrudan irade ile ilişkili. bunların da yasalara, yönergelere, sağlık sektörüne doğrudan etkileri oluyo/olacaktır. yine hayvan etiği için de aynı şey geçerli. hatta üzerine yapay zeka, dağıtıcı adalet, meslek etiği gibi alanları da ekleyebiliriz rahatlıkla(Hüseyin'in terhaneler konusunda Kantçılığın/deontolojinin yerini görüyoruz zaten). sözünü ettiğim unsurlar hiç demode veya kurumsallıkla ilişkisiz gibi gelmiyo bana.

    bireylerin mental dünyasının ahlaken önemli olduğunu söylemek, bu değerlendirmelerin kurumsal-toplumsal boyutta kullanılamayacağı anlamına gelmez. Sonuçta kurum dediğimiz oluşumlardaki kararlar da bireyler/yöneticiler tarafından veriliyor. Yasalar da yine her biri bir mental dünyaya sahip ve ona göre hareket eden bireyler tarafından yapılıyor. zaten bunların da haricinde "kural" diye bir şeyden, veya "hak" diye bir şeyden söz ettiğimiz anda zaten toplumsal bir bağlamdan söz ediyoruz.

    doktorun karar süreçleri her zaman ahlak alanına girmiyo olabilir, orada tıbbın getirdiği özel kıstaslar, tıbbın doğrudan olgularla ilişkili olması, bir bilim olmasıyla ilgili kısıtlar da var. ahlak teorileri bu bağlamda yol gösterici olabilirler elbette ama doktorlar mutlaka şu teoriye uygun davranmalı demek çok mümkün gelmiyo bana. rakip teoriler arasında bu açıdan avantaj-dezavantaj durumu açık değil bu anlamda bana kalırsa, nitekim bu yüzden her biri tartışılmaya devam ediyo. erdem etiğini de göz ardı etmemek lazım bence, yine yukarıdaki alanların her birinde bu tür yaklaşımlarla ilişkilendirebileceğimiz görüşler de var.

  • Elbette, hatta biyoetiğin temel ilkeleri olarak addedilen maddelerden ikisi deontolojik bir zeminden yükseliyor. Fakat tartıştığımız mesele, ahlaki yargılarda süreçlerin veya niyetlerin esas olup olmadığıydı. Niyet-irade-hak gibi kavramları kullanan her teoriye deontolojik diyemiyorum, çünkü deontolojinin gerektirdiği ahlaki meşrulaştırma yöntemine başvurmuyor da olabilirler (bkz. Hüseyin'in meselesi). Aynı şekilde, eylemlerin neticelerini hesaba katan her teori de sonuççu değil (buna da pek çok örnek verilebilir, Rawls belki). Bugünün karmaşık kurumsal yapılarına ve yüksek nüfusuna atıfta bulunmamın sebebi, bu ayrımı cepte tutmak kaydıyla ahlakın evrildiği noktayı ve ne çeşit ihtiyaçlara yanıt vermek durumunda olduğunu anlatmaktı. Bu durum tabi ki biz felsefecileri doğrudan ilgilendirmiyor. Bir çeşit ahlak antropolojisinden faydalanmak mümkün ama. Aynı şekilde, neden şu an (içinde deontolojik unsurlar barındırsa dahi) dünyadaki tüm kurumların sonuç odaklı çalışmak durumunda kaldığını da tahlil edip kendi tartışmamıza katabiliriz. Ben vurucu farkın bu noktada başlayacağını düşünüyorum, zira ne Kant ne de David Ross gibi alternatif deontolojistler bu tarz bir çalışmaya (ahlaken) kıymet verirdi. Bahsini geçirdiğim meseleler muhtemelen birkaç yüz yıl sonra -öyle ya da böyle- önemsizleşecekler çünkü. Eğer bu doğruysa, yani eğer deontoloji bu contingent unsurları ciddiye almıyorsa, haliyle bu unsurlara dayanan ahlaki çelişkileri ve etik problemleri de kapsama alanından çıkarmış olacaktır.

    Son olarak kurumların birer bireyler topluluğu olduğu görüşüne karşı çıkıyorum. Çünkü:

    In all things which have a plurality of parts, and which are not a total aggregate but a whole of some sort distinct from the parts, there is some cause; inasmuch as even in bodies sometimes contact is the cause of their unity, and sometimes viscosity or some other such quality. But a definition is one account, not by connection, like the Iliad, but because it is a definition of one thing. (Met. 8.1045a)

    Bu aristocu esintiyi geride bıraktığımızda bu "bütün, parçaların toplamından daha büyüktür" fikrinin yirminci yüzyılda bir hayli tekrarlandığını görüyoruz (bir takım sosyal teoristler, detay hatırlarsam eklerim). Bunu libertarian bir noktadan değil, ideolojik bir noktadan savunuyorum. Kurumlar farklı kimlikler kazanıyor, kişilerin değişmesiyle değişemeyecek kimlikler. Bu sebeple de kurumsal body'lerin dahil olduğu ahlaki problemlerin daha farklı yaklaşımlar gerektireceğini, herhangi bir çeşit "iyi niyetin" söz konusu olamayacağı eyleyicilerin müdahil olduğu etkileşimlerin mümkün olduğunu düşünüyorum. STK'lar dahi bu şekilde ele alınabilir, zira STK'nın eylem stratejisini herhangi bir birey üzerinden okumak mümkün değildir. Bu tarz eyleyicilerin dahil olduğu durumlarda da herhangi bir ahlak eğitiminin bir işe yaramayacağını, nesnel ve bağımsız bir prensipler bütününün zaruri olduğunu düşünüyorum. Bu da prensiplerin uygulanması ve ahlaki olarak yanlış addedilen eylemden ve 'kötü' neticeden kaçınılması, optimum noktada buluşulması demek oluyor.

  • "Ahlakın evrildiği nokta" ilginç bir iddia, değişen pek çok şeye rağmen ben halen bir süreklilik görüyorum ahlak alanında. ve zaten felsefe tarihindeki önemli etik kuramlarının halen günümüzde bu kadar okunur-tartışılır olması da bence bununla ilişkili. Kant'la Bentham zaten çağdaş sayılırlar, farklı çağlardan seslenmiyorlar bize. Her iki görüşün de üzerine elbette günümüz sorunlarına da cevap verecek şekilde literatürler geliştirildi/geliştiriliyor. Dediğim gibi, günümüz problemlerine çözüm bulmada birinin diğerine avantajı veya üstünlüğü olduğunu iddia etmiyorum. Ama niyet, irade, maxim, bunlar ahlaken esastır, onu iddia ediyorum tabii =)

    Kurumların niye sonuç odaklı çalıştığının tahlil edilmesi deontoloji açısından niçin kıymetsiz olsun anlamadım. Bilakis buradan deontoloji lehine bir argüman da çıkabilir, belki de içinde bulunduğumuz bir çok krizin kaynağı kurumların sadece sonuçlara odaklanmasıdır? Veya içinde bulunduğumuz ekonomik-sosyal-kültürel bağlamdaki hakim görüşlerin belki değişmesi ve kurumların alternatif yaklaşımlar geliştirmeleri gerekiyordur?

    Bence burada "iyi niyet" kavramını epey derogatory kullanmışsın. böyle naif "iyi diyelim iyi olsun, hadi inşallah" gibi bi anlam çıkıyo :D Mesele niyet değil, irade meselesi. İrade de doğru eylemin doğru sebepler için yapılmasına yönelik bir irade olmalı. Bu noktada Kant, kelimesi kelimesine değil ama aşağı yukarı şöyle bir şey diyor zaten: "Willing is not wishing, willing is doing everything in your power for the realization of your maxim". Bu maxim kolektif de olabilir, bireysel de.

    Davranışçı veya hard determinist değilsek insanların veya kurumların verdikleri kararların ve yaptıkları eylemlerin bir düşünce silsilesinin sonunda ortaya çıktığını varsayarız. Bu düşünce silsilesi kurum içerisinde farklı görüşlerin tartışılmasıyla da oluşturulabilir, veya oybirliği/oy çokluğu gibi süreçler işleyebilir, veya oluşturulmuş yönergelere en uygun karar belirlenebilir, bireysellikle sınırlı değil. Ama yönerge oluşturmak da yine başka bir düşünce silsilesinin sonucunda gerçekleşmiş olacak. Yine bu düşünce silsilesi içerisinde elbette beklenen sonuçlar ve bu sonuçları ortaya çıkarması en uygun araçlar da hesaba katılırlar. (expected outcomes/appropriate means).

    Aristoteles pasajını kurumlara uygulayabilir miyiz emin olamadım, baya bi ekstra adım gerekiyor orada sanki :D ama benim argümanım açısından çok hayatî değil. Sonuçta toplumda ahlaki bir etkiye yol açan eylemlerin, kararların ve yasaların bir hesabının verilmesi gerekiyor. O hesabı sorarken de neyi soruyoruz, "hangi kararı hangi sebepten ötürü aldınız? Hangi ilkeye/gerekçeye/yönergeye/stratejiye dayanarak aldınız? Hangi sonuca ulaşmayı bekleyerek aldınız?" Yani hesap sorarken bireylerden veya kurumlardan yukarıda sözünü ettiğim düşünce silsilesini açıklamalarını talep ediyoruz temelde. Hesap verme ve hesap sormanın da özü bu zaten. İngilizcede sık kullanılan "What were you thinking, goddamit?" ifadesi bu tür bir sorgulamayı iyi ifade ediyo mesela fdgfd

    Kurumların karar alırken veya yönerge oluştururken doğru unsurları hesaba katmaları, doğru "stratejiler" geliştirmeleri zaten tam da bu demek değil mi? "Doğru düşünce, doğru irade, doğru eylem", bunlar birbirlerinden ayrılabilir unsurlar değil gibi bir noktaya varmak istiyorum sanırım, bir önceki postta da maxim davranışın bir parçasıdır demiştim, bunda da benzer bir şey demiş oldum. ama actual result bunlardan ayrı düşünülebilir, çünkü ne kadar ince, titiz, kapsamlı düşünsek de beklenmedik/öngörülmedik unsurlar bireysel veya kurumsal eylemlerin beklenmedik şekilde sonuçlanmasına sebep olabilirler, bunda zaten hemfikiriz.

    Bütün bunlar da baştan sona bir ahlak eğitimiyle ilişkili elbette, zaten ahlak eğitimi derken o eğitimin de nesnel ve bağımsız ahlaki prensiplere dayanması gerektiği, en azından deontoloji açısından aşikar. Son olarak prensiplerin uygulanması da ahlak eğitiminden bağımsız düşünebileceğimiz bir şey değil bana kalırsa. Hangi prensibi hangi durumda nasıl kullanmalıyız? Bunu sadece teoriye/kritere bakıp söylemek mümkün değil. Yeni ahlaki hassasiyetler ortaya çıktığında prensipler nasıl yorumlanmalı ve işletilmeli? Moral literacy meselesi ve Barbara Herman'a geliyoruz bu noktada. Ahlak antropolojisi de ahlak pedagojisi de bu açılardan elzem zaten.

Sign In or Register to comment.