Dasein Ölür mü?

edited March 10 in Genel

Heidegger’de ölmenin pratik bir mesele olup olmadığı açımlayıcı bir sorudur. Fenomenoloji geleneğinin içinden çıkmış ve Batı’nın metafizik temelli düşünce yapısını çokça eleştirmiş biri olarak Heidegger, ölüm konusunu tam da kanlı canlı haliyle masaya yatırmak ister. Peki bu istek felsefesinin ufkunda ne denli karşılık bulur? İlk bakışta Heidegger’den şunu anlamak istiyoruz: Madem ki günlük hayatta yapıp etmelerimiz pratikliğin sınırlarında salınıyor ve her geçen gün bizi ölüme bir adım daha yaklaştırıyor, öyleyse ölüm de pratiklerimizin sona erdirecek, giderek yaklaştığımız o son hadise olmalı ve bunun farkındalığı ile yaşamak da hayatımızı sahih/otantik olma yönünde tümden dönüştürmeli. Fakat bu Heidegger felsefesi bakımından yalnızca yüzeysel değil, aynı zamanda hatalı bir okumadır. İşin aslı bu tip bir anlayış kısa sürede ağırlığını yitirip tükenmeye mahkumdur. Ölüm gene itelediğimiz, gitmeyip görmediğimiz uzaktaki o can sıkıcı mesele oluverir. Peki, ölüm ona doğru ilerlediğimiz, hayatımızı sonlandıracak somut bir an değilse nedir? Ya da Dasein’ı Ölüme doğru Varlık olarak anlamak ne demektir?

Heidegger’in tabiriyle ölüm Dasein’ın “var olduğu andan itibaren devraldığı bir varolma minvalidir”; bir olma biçimidir. Fakat bu demek değildir ki Heidegger biçimsel olana doğru kayarak ölümü insanın sonlu yapısını imleyen bir kategori konumuna yerleştirir. Aslında mesele Heidegger’in “olanak” ve zaman fikrinin kesiştiği noktada düğümlenir. Ölüm Dasein’ın son derece şahsi ve kesin olanağı olarak gelecekte oluşu ile -ve bu olanak halinden bir şey kaybetmeksizin- şimdiye taşınır; ki bu bağlamda gelecek tam olarak zamansal bir uzaklık değil olanakların dayandığı sondur. Ölüm bu sayede hem gelecekteki tikel bir ana indirgenmekten kurtulur hem de kavramsal alana sıkışan bir sonluluk olmaktan çıkar. Benim dünyadaki kanlı canlı varoluşumun belli bir biçimini (bu durumda varoluşumu ortadan kaldıran bir biçimini) tesis eden bir olanak olma hali içinde muhafaza edilir. Bu bir yönüyle hiçliği varlığın içine taşımanın somut bir yoludur. Ölümün pratik yapısı bedensel bir deneyimi ya da gözümüzde canlandırabileceğimiz herhangi bir anı imlemez. Fiilen vuku bulmanın kapatıcılığı içine hapsolmaz; fakat her daim -kelimenin tam manasıyla- bir olanak olarak, yani bir yönelme ve tasarlama halinin içeriği olarak Dasein’da somutlaşır. 

Heidegger’de şu iki cümleyi beraberce düşünmek gerekir: 1) Ölüm kapatıcılığa izin vermeyendir 2) Ölüm Dasein’ın bir bütün olarak kavranılma olanağıdır. 

Bu iki cümle arasında ilk bakışta bir gerilim mevcuttur. Ölüm Dasein için açımlayıcı olduğu kadar onun sonlu bir kapanışta tamama ermesini de mümkün kılar. Peki bu Heidegger bakımından bir çelişki midir?

Buradaki gerilimi ortadan kaldıran şey Dasein’ın zamansallığına has tuhaflıktır. Zamanın doğrusal olmayan, kendi dışına taşan (ekstatik) bir okumasını yapmak suretiyle sonun baştan, başın da sondan ayrılamayacağını; insanın her daim kendisinin bir adım ötesinde olması ile ölüm ufkunda ileri geri yürüdüğünü anlamak gerekir. Ölüm bu yönüyle açık bir olanaktır. Deneyimin basit bir objesi olarak yakalanamaz. Ya da gelecekte yatan ve henüz gelmemiş bir şimdiki zamanın konusu olamaz. Heidegger onu bir olanak olarak bağrımıza basmamız gerektiğini salık verir. Fakat aynı zamanda da çoktan bizimle olan bir tamamlanıştır, çünkü gelecek ve şimdi halihazırda iç içedir. 

Buradan çıkan sonuç ölüm üzerine düşünmek değil, ölümün ışığında varlığın -başta da kendi varlığımın- yapısına vakıf olmaktır. Ölümün kaygıda somutlaşan ve beni derinden sarsan sessiz çağrısı hayatımı kaybedecek oluşumu değil; zamansal tuhaflığımı, sonlu ve bir o kadar da olanaklı yapımı açığa çıkarır. Gene de bunca badire ve sarsıntıya yenik düşmeyen ve kaygı ile kalmayı öğrenen Dasein bir gecede sahih olmaz. 

Tek ve en büyük kazanımı: artık elde edilen “en zati kendi-olmaklıktan hareketle”, yani bunun gücüyle, kendi var-olabilirliği hakkında karar verebilecek oluşudur. Sonrasında sahih olmak ya da olmamak her kararda yeni baştan bir seçimdir. 

Comments

  • Teşekkürler Maya, bu yorumunun ışığında, Johannes Fritsche'nin "ölüme doğru varolma" ile ilgili iddiasıyla ilgili ne düşünürsün? Fritsche, Varlık ve Zaman'daki bu ifadenin aslında 1. Dünya Savaşı'nda Alman askerlerinin siperlerden çıkarak düşmana doğru koşmalarını anlattığını ve bunun o dönemin sağcı jargonunda yaygın bir biçimde bilindiğini ve kullanıldığını öne sürüyor. Yani ölüme doğru atılmak ve sahihlik, kişisel bir varoluşçu-sahihlik momentinden ziyade bir Kader'in, Alman ulusunun kaderinin gerçekleştirilmesi için kendini fedâ etmenin ifadesi, yani Dasein ancak kendisinin ötesinde bir şey için kendi varlığını tehlikeye attığında sahihliğe yaklaşıyor. Elbette bunu yaparken de liberal bireycilikten (ki Fritsche'ye göre The They bu ideolojinin taşıyıcısı) sıyrılmak ve başka bir "siyasi" imkan aramak söz konusu ve ölümün pratikle olan ilişkisi de buradan kuruluyor. Fritsche bu yorumu özellikle postmodern Heidegger yorumlarına karşı öne sürüyor ve o yorumları "boş kararcılık" (empty decisionism) olarak tanımlıyor. Senin yorumun da postmodern yoruma çok daha yakın duruyor bu haliyle elbette. Acaba iki yorumu örtüştürecek noktalar bulunabilir mi?

  • Umut güzel bir açılım. Bana kalırsa Fritsche'nin yorumu ayakları yere basan sarsıcı bir görüş. Her şeyden önce bize genel politik bağlamın da işin içinde olduğunu hatırlatıyor. Bunun çok önemli bir katkısı da Dasein'ın düşkünlüğü meselesine odaklanmak - yani her daim toplumsal bir yapının ve kurulu bir düzenin içinde hareket ettiğimiz ve seçimlerin hiçbir zaman yoktan kucağımıza düşmediği kısmı çoğu zaman gözden kaçırılıyor. Böylece senin de sözünü ettiğin varoluşsal okuma (bana kalırsa da) haddinden fazla parlatılıyor. Liberal bireyciliği terk edip özdeki bir olanağa dönme meselesi de kesinlikle yapıtın somut sonuçlarından biri; bu olanağın da Heidegger için kendi siyasi görüşü ile örtüşecek bir olanak olmasını beklemek son derece mantıklı.

    Biraz daha şüpheyle baktığım kısım ölüme atılıp kendini feda etme kısmı, yani ölüme dair o öne-koşucu tavır bence pek de somut/ontik bir okumaya oturmuyor. Orada Heidegger'in Dasein'ın Varlığının kendinin dışına taşan zamansal yapısı hakkında düşündüğü epeyce açık. En azından felsefesi içinde anlaşılır bir Varlık modeli sunuyor diyeyim. Politik bir "gaza getirme" olarak kullanışlı olması ikincil duruyor, ki ben tam olarak kullanışlı bile demezdim, çünkü ölüme kavuşmayı yücelten bir şey de görmüyorum.

    Son olarak şöyle bir ekleme daha yapayım, Fritsche'ye "boş kararcılık" meselesinin yanlış anlaşıldığı yönünde de katılıyorum, çünkü bence genel olarak Heidegger, hep de vurguladığı gibi fundamental bir analiz tonundan hiç vazgeçmiyor. Hep bir adım geriden, daha transandantal bir yerden konuşuyor. Yani şöyle açıklayabilirim belki: her daim ölmek veya ölmemek gibi iki olanağım oluşu özgür olduğumu falan göstermiyor, benim bir hiçlikte durduğumu ve yapısal + zamansal olarak olanakların bir yanıp bir söndüğünü gösteriyor. Bu yapıyı anladıktan sonra Dasein'a içkin Varlığı anlamış oluyorum. Üstelik bu Varlığın kesinlikle karanlık, teslimiyetçi ve kontrol dışı bir yanı var, klasik anlamda insanın bireysel özgürlüğünü vurgulayan bir tarafı asla yok.

    Bunun olası sonuçları sanki Heidegger'in meseleyi açtığı değil bıraktığı yer. Sonrasında Varlığın devralınmış, kaderin bildirdiği şey olması kesinlikle sağ politika için verimli bir alan oluşturacaktır, buna yüzde yüz katılıyorum.

  • Teşekkürler cevabın için. sanırım Fritsche'ye katılmadığın kısma dair çeviri veya aktarımla ilgili de bir problem var. Fritsche "being-towards-death" ifadesinin doğru bir çeviri olmadığını da söylüyordu sanırım bir makalesinde. Bu şekilde çevirmek senin önerdiğin yoruma daha uygun, çünkü hakikaten yapısal bir unsurdan söz ediliyor gibi, ama "running-forwards" yani öne-koşma olarak anlayınca o zaman Fritsche'nin sözünü ettiği bağlam daha belirgin hale geliyor. tabii şu da var Fritsche'nin iddiasının esas temelini bu ifade değil Kader'le ilgili olan kısımlar (72-74. kısımlar) oluşturuyo, o yüzden belki onun argümanı açısından da ikincil bir öneme sahiptir. metnin detaylarına tekrar bakmalı.

  • Teşekkürler Maya! Bir meseleyi tam anlayamadım. Anlayamamın nedeni biraz da terminoloji sanırım. Ölümü bir olasılık olarak bağrına basan ve kaygı ile kalmayı öğrenen Dasein'ın bunları yapmayan Dasein'a göre daha "iyi" bir durumda olduğu söylenebilir mi? Eğer öyleyse, bu daha "iyi" durum hangi açılardan diğerine göre daha iyi? Daha genel olarak şöyle de sorabilirim aklımdakini: Neden ölümü bir olasılık olarak bağrına basan bir Dasein olmalıyım? Sanırım bu sorunun cevabı "tek ve en büyük kazanım" olarak belirttiğin "kendi var-olabilirliği hakkında karar verebilecek oluşu" ile ilgili. Buradaki kendi var-olabilirliği hakkında karar verebilme durumunu biraz açıklar mısın?

Sign In or Register to comment.