Terhaneler ve Global Eşitlik

Terhaneler (sweatshop sözcüğünün bu çevirisini Kenan Erçel’den alıyorum), genellikle sağlıksız ve güvensiz koşullarda ve uzun saatler boyunca çalışılan, bunun karşılığında da çok az ücret alınan atölyeler ve fabrikalar için kullanılan bir terim. Küresel ölçekte üretim yapan terhanelerin birçoğu uzakdoğu ülkelerinde, özellikle de Çin ve Bangladeş’te olsa da dünyadaki gelişmiş ülkelerin birçoğunda da terhaneleri görmek mümkün. Bu atölyeler ya çok uluslu bir firmanın doğrudan şubesi, ya da—daha sıklıkla—bu çok uluslu firmalara ürün yetiştiren taşeronlar olarak ortaya çıkıyorlar. Terhanelerde çalışan işçiler bu kötü çalışma koşullarına rağmen yine de buralarda çalışmayı diğer geçim kaynaklarına tercih ediyorlar. Bunun sebebi de diğer geçim kaynaklarının günde 16 saat kadar ağır çiftçilik yapmak, terhanelerden daha da kötü koşullar sunan yerel işletmelerde çalışmak veya çöpten yemek toplayarak hayatta kalmaya çabalamak gibi daha da kötü seçenekler olması. Terhaneleri eleştirenler farklı teorik temellere dayanabiliyorlar. Bunlardan bazıları şunlar: İşçilerin bir tür “baskı” sonucu bu işlerde çalışmak zorunda kaldıkları, işçilerin ağır “sömürü”ye maruz kalmaları, çalışma koşullarının “insani olmaması” (Kantçı ahlâki zemin), terhanelerde şimdikinden “daha iyi koşullar sunmanın mümkün ve ahlaken gerekli olduğu” iddiası (Faydacı ahlâki zemin) ve bunlar dışındaki küreselleşme karşıtı hareketlerin dayandığı zeminler (anarşist, marksist vb. sol temelli eleştirler). Terhaneleri savunanlar ise terhane koşullarının kötü olduğunu kabul etmekle beraber bu koşulları iyileştirmek için yapılacak bir müdahalenin işçilere yardım değil zarar verebileceğini öne sürüyorlar. Çünkü müdahale sonucu asgari ücretin artması durumunda ulusötesi firma yöneticileri kârlarında düşüş olmaması için işçi çıkarma yoluna gitmeyi tercih edeceklerdir. Burada müdahale ile kastedilen terhane karşıtı aktivizm (sendikalar, tüketici boykotları), ev sahibi ülkenin yasa yapması ve uygulaması, ürünleri satın alan ülkelerin bu ürünlerin alımını engellemesi veya zorlaştırması (yasa, gümrük vergisi), vb yöntemler. 

Bahsettiğim gibi, terhane savunucuları, terhane koşullarına yapılacak müdahalelerin terhane işçilerine zarar vereceğini savunuyorlar. Buna karşılık bazı terhane eleştirmenleri ise terhane savunucularının yaptığı bu analizin yanlış olduğunu öne sürüyorlar. Bu analizin, iddia ettiği gibi, refah temelli olması için kazanç ve kayıpları karşılıklı kıyaslamaya tabi tutması gerekir. Literatüre göre terhane işçilerinin gelirlerindeki %100’lük bir artış terhane istihdamında oldukça az bir azalmaya yol açıyor. Üstelik ücretlerdeki %100 artış, çalışmayı sürdüren işçiler için büyük bir refah artışı sağlıyor. Artan ücretlerin yayılma etkisi sayesinde diğer sektörlerde de istihdam artabiliyor. Hatta ulusötesi firma, yatırımını başka bir ülkeye taşısa dahi refah temelli bir müdahale eleştirisi sunmak için terhane işçilerinin refahının global seviyede toplamda azalıp azalmadığına bakmamız gerekir. Bu terhane eleştirmenleri, böylece, terhane savunucularının teorik yanılgısını, savunucuların kendi kriterleri (#refah kriteri) üzerinden gösteriyorlar. 

Terhane eleştirmenlerinin refah temelli argümanları her ne kadar oldukça güçlü olsa da bir şeyi gözden kaçırıyor. Bu refah temelli argüman, orta ve uzun vadede işçilerin refahını artırmayı vaat etse de kısa vade için bir iyi bir öngörüde bulunamıyor. İşini kaybeden bir terhane işçisi, oldukça kırılgan iktisadi koşulları sebebiyle, kısa vadede zor durumda kalacaktır. Terhanelere müdahale etmeyi düşünen aktivistlerin, sendikaların veya hükümetlerin bunu göz önüne alması gerekir. Bu problemi en iyi çözen ahlâk teorisi T.M.Scanlon’ın geliştirdiği sözleşmeci etik yaklaşımıdır. Bu yakşalım, hem faydacılık teorisinin hem de deontolojik teorilerin en kuvvetli yanlarını kullanır. Böylece, müdahale meselesini ele alırken hem faydacılığın güçlü yanını kullanıp etkilenen işçilerin sayısını hesaba katabiliriz hem de deontolojik yaklaşımın güçlü yanından yararlanıp bireyleri sadece birer sayıya indirgemeden ahlâki yargılarda bulunabiliriz. Bu yaklaşımı terhane ve müdahale konusunda yorumladığımda şöyle sonuçlara varıyorum: Herhangi bir müdahale öncesinde işini kaybetme ihtimali olanlar için bir fon bulunmalı, bulunamadığı durumda müdahale edilmemelidir. Ulusötesi firmanın yatırımını başka bir ülkeye taşıma ihtimali olan durumlarda müdahale, büyük marka ismini hedef alacak şekilde olmalıdır. Bu olanak yoksa müdahale ertelenmelidir. Bu kuralların terhanelere müdahale planlayan aktivistler, sendikalar veya hükümetler tarafından uygulanmasının global eşitlik idealine daha uygun olduğunu iddia ediyorum. 

Comments

  • Yazı için teşekkürler Hüseyin, "global eşitlik ideali" kavramını biraz daha açabilir misin? Eşitliğin niteliği ve kapsamı, sürdürülebilirliği ve gerçekleştirilme olasılığı önemli faktörler gibi görünüyor. Alternatif olarak düşünülebilecek başka idealler de var mıdır/nelerdir?

  • Bu meseleyi biraz daha açmak iyi olur, haklısın.

    Şimdi öncelikle önemli bir ayrımdan bahsetmek istiyorum: Ahlâk teorilerinin işaret ettiği eşitlik ideali ve politika yaparken takip ettiğimiz eşitlik ideali. Birincisi, ahlâki olan, bize ulaşmak istediğimiz ideal noktayı gösterirken diğeri, politika yaparkenki, bize hangi taktik ve stratejileri takip edebileceğimizi aktarır.

    İlk olarak ahlâki düşüncenin bizi yönlendirdiği bir eşitlik kavramını ele alalım. Mesela Bentham'ın faydacılığının en kuvvetli yanlarından birisi ahlâki hesaplamalar yaparken "herkesin bir kere ve sadece bir kere hesaba katılması" kriteridir. Bu kriter, eşitlik idealini işaret eder ve bize herkesin eşit değerde sayılarak ahlâki prensiplerin belirlendiği bir dünyada yaşama hedefini sunar.

    Bu eşitlik idealini politik taktik belirlemek için kullanmaya çalıştığımızda, mesela burada olduğu gibi terhane konusunda, eşitlik idealinin bizi istediğimiz yere götürmeyebileceğini görüyoruz. Faydacı etiğe göre taktik belirleyip terhanelere müdahale ettiğimizde yukarıda anlattığım iktisadi mekanizma sebebiyle bazı terhane işçileri işsiz kalabiliyorlar. Bu işçiler kırılgan ekonomik koşulları sebebiyle büyük zarar görmüş oluyorlar sonuç olarak. Halbuki biz, eşitlik idealini takip ederek "herkesi bir kere ve sadece bir kere hesaba kattık." Ne yazık ki sonuç olarak bizimle eşit değerde olduğunu düşündüğümüz insanlara büyük zarar verdik.

    Kantçı temele dayanan (Kant'ın izini bire bir takip etmese de) deonolojik bir yaklaşım da benzer sorunlar yaşayabilir. Kantçı yaklaşıma dayanarak terhanelere müdahaleyi değerlendiren bir hükümet bir tür Kantçı eşitlik idealine dayanarak şöyle bir prensiple ortaya çıkabilir (buna yakın şeyler söyleyen makaleler var halihazırda): Terhane işçilerine "geçinme ücreti" (living wage) verilmediği sürece terhanelerin işlemesini yasaklıyoruz. Bu yaklaşım da eşitlik idealini takip etmesine rağmen yine yukarda anlattığım iktisadi mekanizma (şirket yöneticilerinin kararları da denebilir) sebebiyle işçilerin işsiz kalmasına sebep olabilir. Yine eşitlik idealiyle yola çıkıp eşit değerde olduğumuzu iddia ettiğimiz bireylere zarar verme sonucuna vardık.

    Öyleyse, bir ahlak teorisini politika yapımında kullanırken o teorinin hedeflediği ideale ulaşamayabileceğimiz ortaya çıkıyor. Politika yaparken hem sonuçları hem de o sonuçlara ulaşırken bireylere nasıl davranıldığını (bu örnekte ne kadar ücret ödendiğini) birlikte ele almamız gerekiyor. Bunu da en iyi sözleşmeci etiğin yaptığını iddia ediyorum. Şimdi şu yanlış anlaşılmasın: Faydacı veya deontolojik etiğe dayanarak benim vardığım sonuçlara tutarlı bir şekilde kesinlikle varılmaz, demiyorum. Ancak bunun yapılabileceğini iddia eden bir faydacı veya deontolojik teorisyen varsa ispat yükünü onlara atıyorum (akademisyenlerin küçük numaralarından biri).

    Cevabı uzattım, senin sorularına dönersem "eşitliğin niteliği ve kapsamı," hesaba kattığımız bireylerin onları etkileyecek bireylerle (aktivizm yoluyla etkilemek, kanun yaparak etkilemek vs.) eşit değerde olduğunu içeriyor. "Eşitliğin sürdürülebilirliği ve gerçekleştirilme olasılığı" en üstte bahsettiğim politika yaparken takip ettiğimiz eşitlik idealine yaslanarak artırılabilir ancak diyorum. "Alternatif olarak düşünülebilecek başka idealler" tabii ki olabilir. Eşitlik yerine özgürlüğü veya marksist sınıf analizini koyan bir analiz farklı taktik ve stratejilere ulaşabilir. Ancak benim eşitlik idealini ön plana çıkarmamın bir sebebi var: Terhanelerin varlığını savunan (ve müdahaleyi yanlış bulan) teorisyenler bu ideale yaslanarak söz söylüyorlar. Ben eşitlik üzerinden müdahaleyi savunarak onları kendi teorik zeminlerinde yenilgiye uğratmayı hedefliyorum. (Bazı teorisyenlerin internal veya immanent critique dedikleri şey.)

  • Hüseyin ellerine sağlık. Varsayalım ki savunduğun koşullar yerine getirilerek terhanelere müdahale edildi. Yani, işsiz kalma ihtimali olanlara bir fon bulundu ve müdahale markanın ismini hedef alacak şekilde yapıldı. Burada amaç, tabii ki, terhanelerdeki koşulların iyileştirilmesi. Benim aklıma takılan mesele şu: Müdahaleyle ne derece ve kapsamda bir iyileştirme hedeflenecek? Örneğin, müdahalenin hedefinin terhanelerdeki koşulları çalışma hayatının ideale yakın olduğu ülkelerdeki seviyeye getirmek olduğu iddia edilebilir. Ancak, böyle geniş kapsamlı bir iyileştirmenin, şirket için daha fazla maliyet doğurmasından ötürü, daha fazla işsizliğe yol açacağı ve işsizlik fonunun da bütçesinde artışa neden olacağı düşünülerek, iyileştirme hedefinin daha mütevazi tutulması gerektiği de iddia edilebilir. Senin benimsediğin pozisyon da dahil olmak üzere, hangi teori ne derece ve kapsamda bir iyileştirme hedefi öngörüyor?

  • Çağlar, güzel akıl yürütmüşsün. Senin de dediğin gibi hem benim benimsediğim müdahale taktiği hem de benim itiraz ettiklerim nispeten mütevazi diyebileceğimiz bir hedef koyuyorlar. Yine de bu mütevazi dediğimiz hedefe ulaşmak bile oldukça zor. Burada bahsettiğim hedef "geçim ücreti" (living wage).

    Geçim ücretinin ne kadar olacağı ve belirlenirken hangi kriterlerin uygulanacağı üzerine bir literatür halihazırda mevcut. Benim argümanım için önemli olansa hangi kritere dayanırsak dayanalım ulaştığımız geçim ücretinin hem bu terhanelerde ödenen mevcut ücretlerden hem de genellikle ilgili ülkenin belirlediği asgari ücretten daha yüksek çıkması. Geçim ücretinin hesaplanmasıyla ilgili pratik (teorik değil) bir örnek şurada görülebilir mesela: https://cleanclothes.org/livingwage-old/calculating-a-living-wage.

    Geçim ücreti kriteri, liberal iktisadi teorinin sınırları içinde kalınarak kullanılan bir kriter. Liberal iktisadi teorilerin içinde kaldığımız sürece hangi müdahale taktiğini ele alırsak alalım yazarlar müdahalenin amacı olarak bu geçim ücreti kriterini kullanıyorlar.

    Bu sınırlardan çıktığımızda bambaşka kriterler ortaya koymak mümkün elbet. Mesela marksist "herkese ihtiyacı oranında" (sufficientarist) kriterini kullanabiliriz. Veya cumhuriyetçi (ya da cumhuriyetçi marksist - örn. Vrousalis) bir kriter kullanıp işçilerin, çalıştıkları firmaların yönetiminde söz sahibi olması kriterini belli bir ücret kriterinden daha değerli bulabiliriz.

    Ancak Umut'un sorusunun sonunda yazdığım gibi, benim liberal iktisadi geçim ücreti kriterini kullanma sebebim, eleştirdiğim terhane savunucularının da liberal iktisat teorisini kullanmaları. Ben ve diğer terhane eleştirmenleri, terhane savunucularının argümanlarının yanlışlığını, yine onların kullandığı teorik zemini kullanarak ortaya koyabileceğimizi gösteriyoruz. Yukarıda da yazmıştım, buna bazen internal critique diyorlar. Yani eleştirdiğiniz görüşü, o görüşün kendi kriterlerini kullanarak yenilgiye uğratıyorsunuz.

  • bana cevabında belirttiğin Kantçı stratejiye dair bir şeyi merak ettim ama aslında daha temel bir nokta da var. Kantçı bir yaklaşım ücretler açısından değil haklar açısından bir eşitlik öngörür diye düşünüyorum, Kant etiğini temel alarak living wage ücretini bir hak olarak gösterip gösteremeyeceğimiz biraz havada gibi geliyor bana. Kant etiği (veya politiği) böyle bir eşitliğe çok hassasmış gibi görünmüyor. literatürde buna dair bişeyler söyleniyor mu?

    aslında daha geniş manasıyla cevaplanması gereken şu soru var: şirket yöneticilerinin ekonomik kararları yüzünden işsiz kalmak, bir "hak ihlali" olarak nitelendirilebilir mi (Kantçı bir sistemde)? bir kararın bir kişiye zarar vermesi illa haklarının ihlal edildiği anlamına gelmeyebilir (belki devletler bu tür durumlar için sosyal güvenlik politikaları geliştirmekle de yükümlü sayılabilir). ama eğer hak ihlali anlamına geliyorsa liberal iktisadi sistemin en merkezi unsurlarından biri bir hak ihlaline dayanıyor dememiz gerekir, ve buradan bu iktisadı benimseyenlere de bir itiraz sunulabilir. ne de olsa bu sistemde her gün bir çok insan işsiz kalıyor. hak ihlali anlamına gelmiyorsa da o zaman terhanelere müdahalenin temelini nereye dayandırdığımız sorusu ortaya çıkacak (faydacı için nispeten kolay bunu cevaplamak, ama Kant açısından bunun sanki bir tür hukuğa dayanması gerekecek gibi).

    bi de yine Kantçı bi temellendirmede şu sorun çıkabilir; çalışan herkese living wage verilmesi, bazı işçilerin göreceği zararı outweigh edebilir mi? Eğer çalışanların living wage alması bir haksa ve hukuğun uygulanması elzemse (Kantçı açıdan) bazı insanların bunun sonucunda işsiz kalması hukuğun askıya alınmasını muhtemelen gerektirmeyecektir. tam bu noktayı bahsettiğin sözleşmecilik iyi kurtarıyor gibi geldi bana.

  • Hüseyin eline sağlık. Doğrudan alakalı olmayacak belki ama önceki yorumları okurken şöyle bir soru belirdi kafamda: Hak edildiği iddia edilen şeyin hak ettiği iddia edilen kişinin tasarrufunda olmasını ahlaki olarak kıymetli kılan zemini nasıl kuruyoruz? Ana akım sonuççu çerçevelerde bu büyük bir sorun, Scanlon özelinde nasıl yorumlamak gerekir bunu? Bir şeyin hak edildiğini varsaydıktan sonra işler netleşiyor, fakat burda da hak edişin kıymetini varsaymış oluyoruz. 'Desert' literatürü normatif teorilerden ayrık duruyor halen, Scanlon tarzı sözleşmeciliğin bu konuda bir netliği veya potansiyeli olup olmadığını merak ettim.

  • Umut önce senin yorumuna cevap vereyim.

    Literatürde Kantçı bir etiğe dayanarak terhanelerin (ve aslında tüm iş yerlerinin) işçilere geçim ücreti vermesinin etik bir zorunluluk olduğunu iddia eden birkaç makale var. Bunlardan en ünlüsü Arnold & Bowie'nin yazdığı "Sweatshops and Respect for Persons" (2013). Bu makalede yazarlar, Kantçı kategorik buyruğun 2. formülasyonuna ve Kant'ın Ahlak Metafiziği'ndeki bazı bölümlere dayanarak işçilerin saygı görmelerinin ancak onlara geçim ücreti ödenmesiyle olabileceğini ve işçilere saygı göstermenin işverenlerin ahlaki görevi olduğu tezini savunuyorlar.

    Senin değindiğin önemli bir nokta var yalnız. Kantçı etiği takip edip işçilerine geçim ücreti ödeyen bir işveren, kârını azaltmamak için işçi çıkarma yoluna gidebilir. Bu mekanizmadan yukardaki ilk metinde de bahsetmiştim. Burada, Kantçı etiğe göre, bir yanlış yapıldığını iddia etmek kolay değil. Yani işverenin kimseye iş sağlama yükümlülüğü veya işten çıkarmama yükümlülüğü yok Kantçı etikte. Dolayısıyla Kantçı etiğe dayanarak bir müdahale yapıldığında (mesela yerel hükümet işçilere geçim ücreti ödenmesi için kanun çıkardığında) bazı işçilerin işsiz kalması Kantçı etiğe aykırı bir durum değil. Burada Kantçı etik kendi içinde çelişkili bir durum yaratmıyor. Ben sana ilk verdiğim cevapta şunu vurgulamak istemiştim: Kantçı etik bu durumda her ne kadar kendi içinde tutarlı kalsa da işçilerin zarar görmesine göz yumması dolayısıyla (Kantçı olmayan bir kritere göre - zarar kriteri) buradaki durumu değerlendirmekte zayıf kalıyor. Bu eleştirim Kantçı etiğe dışsal bir eleştiri. Onu kendi zemininde değil "zarar" kriterine göre eleştiriyorum.

    Ama bu dışsal eleştirim bence hala kuvvetli bir eleştiri; çünkü ekonomik durumu bu kadar hassas olan terhane işçilerinin işsiz kalması demek hem kendilerinin hem de bakımından sorumlu olduğu insanların en iyi ihtimalle insani olmayan koşullara dönmesi, en kötü ihtimalle de uzun süre aç kalması olabiliyor. Eğer Kantçı etik böylesine korkunç bir sonucu hesaba karacak teorik araçları sunamıyorsa orada teorik bir sorun görüyorum. (Kantçı etik bu sonucu hesaba katacak teorik araçları "sunamaz" iddiasında değilim; ancak literatürdeki yorumlarda bunu göremiyoruz.)

    Yine senin en sonda dediğin gibi bu durumu bir sorun olarak gördüğüm için sözleşmeci etiği hem faydacı hem de Kantçı etiğe bir alternatif olarak sunuyorum.

  • Özgür çok yerinde bir soru. Meselenin o kısmını genellikle çok tartışmıyorlar literatürde. Daha doğrusu, doğrudan terhane literatüründe tartışılmıyor. Podcast yayınından daha net anlaşılabilir (https://open.spotify.com/episode/7k3QYd17Xe1obZA8L3NYhM?si=B4ihJa01RR6v2XUAE3TWUQ), orada diyorum ki terhanelere müdahalenin birkaç farklı teorik temeli olabilir. Bunlardan birisi terhane işçilerinin sömürüldüğü iddiası. Sömürü meselesi de kendi başına büyük bir tartışma alanı. Burada Kantçı ve öncelikçi (prioritarian) yaklaşımlar öne çıkıyorlar. Senin bahsettiğin hakediş (desert) de kendini en net öncelikçi sömürü yaklaşımında gösteriyor. Öncelikçilik bir tür sonuççuluk aslında. Bu yaklaşım diyor ki toplumsal bir üretimin çıktısı paylaşılacağı zaman kimin ne kadar pay alacağı sorusu birkaç kriter üzerinden değerlendirilmelidir. Bunlar (1) tarafların hayatboyu olan ihtiyaçları, (2) tarafların bu paylaşım öncesindeki ihtiyaçları, (3) tarafların hakedişleri. Bu kriterler varlıklı biriyle yoksul biri bir paylaşıma girdiklerinde yoksula öncelik verilmesini (öncelikçilik adının kökeni), yani aldığı payın diğerinin aldığından fazla olmasını savunuyorlar. Buradaki hakediş ise ahlâki bir hak edişe gönderme yapıyor. Ahlâken daha doğru şeyler yapanın daha çok pay alması gerektiğini savunuyor. Tabii ki bu tartışma çok zor ve çetrefilli bir yere (Shelly Kagan'ın yazdıklarına) götürüyor bizi.

    Senin son soruna gelirsek, sözleşmeci etik hakedişi hesaba doğrudan katmıyor. Benim bildiğim kadarıyla da hakediş literatüründe özel bir yeri yok. Denk gelen olursa ben de öğrenmek isterim.

Sign In or Register to comment.